Projeler

Sanat Objesi Olarak Sanatçı

Çalışmalarına 2010 yılında başlanan “Sanat Objesi Olarak Sanatçı” projesi 2014 yılında Yapı kredi Private Banking sponsorluğunda sergilendi. Sergiden elde edilen gelir sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla TEV’e bağışlandı.

 

Soos2 Soos10   Soos5  Soos6  Soos7  Soos8  Soos9  Soos4  Soos3

Sergi için şair, yazar, felsefeci, eleştirmenlerden oluşan güçlü kalemler fotoğrafları yorumladılar. Onların kendi kişiselliklerinden süzülen yorumları kalıcı bir kitaba dönüştü. Birkaç örnek burada. Daha fazlasını görmek için tıklayın:  Sanat objesi katalog
 alabora_cv     alabora_cv 1
Van Eyck, Arnolfini’nin Düğünü
Elif  Dastarlı

Arnolfini ve karısının portresi, değişen dünyanın yeni erkinin güç gösterisi olarak okunmalıdır belki önce, ama kelimenin tam anlamıyla olayın “arka planı”nda değişen dünyanın yeni sanatçısının kendi gücünü kimliğiyle ortaya koyma çabası yer alır. Sanatçı kendisini sanatının objesi yapmıştır aslında.

Sanatçı saray ya da kilisenin güdümünden görece bağımsızlık kazanmış ve geleceğin efendisi burjuvazinin arzularını tatmin etmeye başlamıştır. Artık yağlıboya keşfedilmiştir ve Van Eyck, çağının ve coğrafyasının talebine göre şekillenen simgesel anlatımın gereği olarak her türlü ayrıntıyı yağlıboyanın sağladığı teknik olanaklar sayesinde verebilir. “Arnolfini’nin Düğünü” olarak da bilinen portrede evlenmekte olan, yeni yeni palazlanan burjuvazi sınıfından Arnolfini ve müstakbel eşi vardır. Giysileri ile de dönemin tipik tarzını yansıtırlar. Başında saflıkla özdeşleştirilen beyaz örtüsü bulunan yeni gelinin karnı dikkati çeker; kadın hamile olabilir mi? Yoksa şişmanlığı saygının bir belirtisi olarak gören dönemin anlayışının bir ürünü müdür?

İlk bakışta gözü cezbedecek bir aykırılık, bakışı şaşırtacak bir tuhaflık görülmez. Resmin hikâyesini ayrıntılarda aramak gerekir. Kompozisyonda yerde duran terlikler evliliğin kutsallığını imlerken, her bir tüyü ayrı ayrı incelenebilir ayrıntıda resmedilen köpek de evlilikte olması gereken sadakate gönderme yapar. Bakana göre sol tarafta duran portakallar ise bereketin temsilcisi sayılır.

Resmin belge niteliği, arkada duvarda yer alan “Jan van Eyck buradaydı (Johannes van Eyck fuit hic 1434.)” yazısıyla pekiştirilir. Ressam, bizzat törene şahitlik etmiştir. Peki yazının tek anlamı bu olabilir mi? Çünkü duvardaki dışbükey aynada Arnolfini, karısı, nikahı kıyan görevli ve elbette ressamın kendisi de vardır. İki farklı biçimde Van Eyck tam olay sırasında ve tam orada olduğunu kanıtlama çabasındadır. Evet, sanatçı kilise ve saray erkinden kurtulmaya başlamıştır; hamisi kendisine daha yakında duran tüccarlardır belki ama yine de “bağımsız” değildir, olamamıştır. Van Eyck, belki de her ayrıntısına kadar sahnenin nasıl olması gerektiğini tasarlayarak siparişi veren müşkülpesent Arnolfini’nin inadına kendini resmeder.

Resmin yorumu olan fotoğraf ise orijinalinden ayrıntılardaki azalmayla ayrılır. Sahnenin olmazsa olmazı terlik ve köpek hâlâ durur. Kompozisyondaki ayrıntıların azalması, figürleri odak yapar. Van Eyck gitmiş, oyuncu Mustafa Alabora ve gerçek hayattaki gelini olan yine oyuncu Pınar Öğün Arnolfini ve karısı olmuştur. Burada nesneleşen sanatçı Van Eyck değil, Alabora ve Öğün’ün kendisidir artık. Sahnenin karanlığının artması, kaotik yanın ağır basmasına neden olur. Yaşlı ve soluk benizli adam, genç kadının hayat enerjisine sahip olma arzusunda gibidir. Kadının giysilerindeki mavi ve yeşilin parlaklığında dışarı yansıyan tutkusu, arzusu, gençliği sahnenin sağ tarafına hakim olur; kadın bir adım önde durur ve yerlere düşen elbisesinin kat kat olan eteği, izleyicinin bu noktadan itibaren kompozisyonun içine girmesini sağlar. Resmin sol kısmı ise kasvetlidir, karanlıktır. Van Eyck’ın resminde soldaki pencereden gelen ışık her ne kadar adamın tarafında olsa da, adam pencereye yani ışığa arkasını dönmüştür, koyu renk pelerini ve kocaman şapkasıyla ışığı engeller ve fakat ışık kadının yüzüne yansır. Fotoğrafta ise pencereden gelen ışık olmasa da durum değişmemiştir. Bu anlamda fotoğrafla kurulan yeni kompozisyon, orijinalinin kopyası ya da taklidi değil, bambaşka bir ifadeyle hakkı teslim edilmesi gereken yorumu olmuştur işte.

haykocepkin_cv     haykocepkin_cv1

Başlangıçta, şimdi ve sonra…
Bilge Evrim Erkin

Başlangıçta kaos vardı. Yer ile gök birdi. Yer Gaia, gök ise onun hem oğlu hem de kocası Uranos idi. Uranos, yağmur olup da Gaia’yı her ıslattığında, kollarının arasına alıp da her sarıp sarmaladığında titanlar, yüz kollu canavarlar ve tanrılar meydana geliyordu. Yaratılış işte böyle başlamıştı. Bir bilinmez düzlemde, entrikalar ve şehvetin kol gezdiği bir yerde.

Saturn, Uranos ve Gaia’nın oğullarından biriydi. Diğer karderşleri gibi o da Gaia’nın bedeninde, yeraltında hapisti. Çünkü Uranos, çocuklarını tiksindirici bulduğundan başından beri bedeninde tutması için zorluyordu Gaia’yı. Sonunda baskı, isyanı getirdi. Saturn, annesinin taştan ve demirden yaptığı orak ile kesip attı Uranos’un penisini. Efsaneye göre bu, sonrası için yeni bir başlangıç demekti, yer ile gök birbirinden ayrıldı, yaradılış üzerindeki engeller kalktı ve böylece zaman ve uzam buldu yerini.

Saturn, artık kaderin ve zamanın efendisiydi, evrenin tek yeni gücü kendisiydi. Yine de babasının oğluydu. Kardeşlerini yeryüzünün daha da derinlerine göndererek ondan da zalim oldu. Ancak Saturn’ün bu ihanetine Gaia bir kehanetle yanıt verdi: Uranos gibi onun da sonu, kendi oğlundan (Zeus’dan) gelecekti. Kehanetin çıkmazında kalan Saturn için bu gerçeklik kurgusu onun ikilemi oldu. Rhea’dan olan çocuklarını bu kez kendi bedenine hapsetti ve hepsini bir bir yuttu.

Yaşadığı toplumun acılarını ve çelişkilerini içine atmış, yaşamının sonuna yaklaşmış bir ressam. Geçirdiği rahatsızlıkdan dolayı sağır olmuş, karısı ve biri dışında diğer çocuklarını kaybetmiş bir Goya (1710-1828). Yetmişlerine geldiğinde, halk arasında ‘Sağır Adamın Evi” olarak bilinen Madrid dışındaki evine çekilip de duvalarına “siyah resimler” serisini yaparken kendi mitolojisini kurgulamış sanki.

“Oğlunu Yiyen Saturn”, hala bilinmez olanın izlerinin sürüldüğü “siyah resimler” serisindeki en can alıcı resimlerden biri. Bir görenin bir daha unutamayacağı bu resimdeki en çarpıcı unsur ise Saturn’ün yüzündeki dehşet ve korku dolu bakışı. Üzerinden kanın süzüldüğü parçalanmış bedenden bile ürkütücü duruyor. Belki de bu bakışlar, aslında izlenmesi için yapılmamış olan bu resme daha da yaklaştırıyor bakan kişiyi. Çünkü resimde herkes için tanıdık bir şey gizli: Her ne kadar tek egemen güç olsa da yaptığı eylemin dehşet vericiliğinin farkında olan Saturn’un çıkmazını ve ikilemini yansıtıyor. İzleyene, Saturn’ün bile insani bir yanı olduğunu hatırlatıyor.

Goya’nın geç dönem uslubuyla gün yüzüne çıkan bu ortaçağ karanlığının, akıl ve akıldışının bir arada yaşandığı yüzyılın sancısından kaynaklandığı düşünülüyor. İkilemler ve çelişkiler, bir yandan İspanya’nın içinde bulunduğu siyasal boşluk dönemine işaret ederken bir yandan da buradaki yıkım ve vahşetin tanığı olan Goya için de içinden çıkılmaz bir durumu temsil ediyor. Böylece bu mitolojik hikaye, yeni anlamları da beraberinde getirerek: Siyasal iktidarın baskıcı rejimi, insanlığın içindeki deliliğin sınırları, kadercilik, cehalet ve zayıflığın bir yanısıması olarak da okunabiliyor.

Hayko Cepkin ise müzikal dili ve bu müziğin icrasındaki tiyatral duruşuyla aslında Goya gibi kendi mitini yaratmış olan bir sanatçı. Resmin yeniden temsilinde ise bu ürküntücü sahnenin ana karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Kendine özgü bakışı ile hikayeyi yeniden kurguluyor. Saturnle ortak bir kaderi paylaşmasa da kendi bedeni üzerinden içinde yaşadığı toplumun ikilemini üstlenmiş olduğu düşünülebilir. Ve aslında bunu, rock ezgilerini anadolu tınılarıyla ördüğü müziğiyle de sunuyor bize. Kimi zaman uçlarda gezinen brütal vokal ile bir anda müziğin seyrini değiştirerek isyankar tavrını ortaya koyuyor ve karanlık sularda gezinen bir gezgin imajı çiziyor. Yine de müziğine ve sözlerine biraz yaklaştığınızda kendi hikayesinden yola çıkarak, isyan, ölüm ve korkuyla beslediği müziğini, Goya’nın Saturn’de yaptığı gibi önce insan olmakla ilişkilendirerek cesur ve samimi bir dil yarattığını da belirtmek gerek.

Goya, resmindeki aklın sınırlarında dolaşan bu eyleme, kafaları karıştıran yeni bir yorum katmış, Saturn’un yediği oğlunu, hikayede geçtiği gibi bebek olarak değil yetişkin haliyle resmetmişti. Ayrıca, bedeni olduğu gibi yutmak yerine daha önce Rubens’in de yaptığı gibi dehşeti güçlendirerek Saturn’ün onu parçalamasına da izin vermişti. Burada ise Hayko Cepkin, elindeki plastik bebek ile temsili anlamı ister istemez oldukça güncel bir meseleye taşıyor. Öyle ki hem oyuncak sektörünün, dünya pazarındaki üretim gücünü elde etmeye çalışan tirancı şirketlerine ve ülkelerine hem de engel tanımaz tüketim arzusunun neredeyse kanibalizme dönüşen yönüne parmak bastığı düşünülebilir. Böylece kapitalizmin despot kimliğini, hem de onun kölesi olan insanın çelişkisini bir bedende bizlere sunmuş oluyor.

Başlangıçta, şimdi ve sonra… kaos hep bizimle, burada.

 

IMG_5603_cv     IMG_5603_cv1

Ophelia
Berrin Şermet

Biraz önce çiçekler topladım. Sonra toprakla vedalaştım. Sen çoktan hafızanı yitirmiştin. Ben yanına gelmek üzereydim. Sadece biraz önceydi çiçekleri toplayalı. Ben bırakmış, sen unutmuş ve ben yoldaydım çoktan.

Saplarından ayırdım çiçekleri. Kararsız, biraz da dağınık, saçlarıma taktım. Açık saçık şarkılar söyledim. Bağıra bağıra söyledim.

Yola çıktım, sonuna geldim sonra yolun. Bahçeden içeri girdim ve seni aynı, umduğum yerde buldum.  Son kez seslendim sana. Önünde diz çöktüm. Çeneni tuttum. Yüzünü, yüzüme çevirdim. Bu sefer gör beni diye. Saçlarımda çiçekler vardı. Gözlerin karanlıktı. Gözlerinde ben yoktum yine.

Geri döndüm. Yol boyunca çiçekleri kopardım saçlarımdan. Açık saçık şarkılar söyledim. Babam duysun istedim. Ayıplasın, azarlasın beni istedim. Duyamadı babacığım. Çok uzaktaydı. Ben çok yalnızdım.

Terledim ve yoruldum. İçim yandı, kalbim soğudu. Su kenarına vardım. Yüzümü suya eğdim. Geri dönerken saçımdan kopardığım çiçekler, suyun aynasında geri geldiler. Toprakla çoktan vedalaştım. Ben Ophelia’ydım, delilikten sonra ölümden önce bedenimi suya bıraktım.

 

leyla erbil-2_cv     leyla erbil-2_cv1

Azizem
Çağla Ercan

Azizem! tebessümlü gözlerinizin altında kaybolan çocukluğumu gelin kurtarın!

O düş bahçesinde unutmayın beni.  İlkin azgın bir okyanustum ana rahminden fışkıran, şimdi ıssızlığımı işitiyor musunuz? Nasıl da sessiz nasıl da zifiri. Özlüyorum azizem ama en çok korkuyorum.

Azizem sizin o efsunlu gizeminiz bile içimin gayrimeşruluğunu kapatmıyor. Bana eğilmiş, yüzümde gezen tılsımlı gözleriniz. Lütfedin bir ses verin yorgunluğuma, kapalı kalmış dudaklarınızdan dökülsün uykusuz kalmış ninniler. Deliliğimin kıyısız suskunluğunu alın benden.

Azizem! Şimdi sadece mavi bir akbabanın kuyruğunda olmak istiyorum. Yanımda annem. giderebilir miyim içimin yoksulluğunu? Çağırın tutuversin elimden Zümrüdü Anka kuşu? Doğu’nun Leyla’sı renklendirsin sözcüklerimi…

Sisli beyaz bir tülün ardındaki azizem; lütfedin, ipeksi yaşanmışlığınızla sevin, sevdirin beni.

Rönesans’ın büyük ressamı; son yemeğin, Mona Lisa’nın, Azize Anna, bakire Meryem ve çocuk İsa’nın…

Yaratıcısı, unuttum tarihe kazınmış ismimi.

Ben henüz yeni doğmuş Leo…

Özlüyorum her dem kadın kokan annemi…

Hülya Koçyiğit4_cv2     Hülya Koçyiğit4_cv1

İkonlaşmak
Nilgün Yüksel

Bugün her şeyde olduğu gibi öylesine, anlamını yitirmiş, içeriği boşaltılmış ikon kelimesi, genellikle Ortodoksluğa bağlanır ve genişletilmiş olarak da temelde yüce bir anlamı ifade eder.

Her ne kadar Ortodoks inancıyla ilişkilendirilse de kelimenin tarihinde biraz daha geriye gittiğimizde İkon, aslını anlatan ya da aslına çok benzeyen anlamına gelir. Ve şimdilik bildiğimiz en eski ikonlar Antikçağ’dan kalmadır.

Bilgisayar dilinde ikonlar diğerlerinden ayrılan simgelerdir. Başka bir deyişle ikon, salt kendidir. Bu anlamda temsilin bir adım önüne geçer. Değerleri, inanışları, bakışı temsil ederken hepsinin bütününe dönüşür. Hem aslını simgeleştirir hem aslı olur.

Dali, bugün bile temsil ettikleriyle marjinalin figürüdür. Her ne kadar ailesi sonradan itiraz edip onu çok kızdırsa da kişisel tarihini yeniden yazacak kadar kendi dünyasına dönük, kendi gerçekliğini yaratan, resimleriyle birlikte kendini de forme eden alışılmadık figürlerdendir. O doğmadan önce ölen ağabeyi Salvador’un adını almanın rahatsızlığını yaşar. Erken yaşta kaybettiği annesinin yerine kız kardeşi Ana Maria’yı koyar. Ana Maria onun sadece kızkardeşi, anne figürü değil, aynı zamanda resimlerinin modelidir. 1923 tarihli “Kızkardeşimin Portresi” adlı çalışmasında Ana Maria’yı bir iskambil kağıdındaki figürlere gönderme yaparak resmetmiştir. Bir başka açıdan resim, Ana Maria’nın farklı yansımaları gibi okunabilir. Genç bir kadın olarak Ana Maria, Anne olarak Ana Maria…

Ana Maria olarak Hülya Koçyiğit ise bir kez daha farklı okumaları çağırır. Fotoğraftaki Hülya Koçyiğit, Ana Maria’nın temsiline dönüşür. Dali’nin resme dönüştürdüğü kızkardeşini Dali’den çok sonra fotoğraftaki duruşuyla betimleyerek, kendine mal eder. Bu noktada ilksel görüntüyü öteler, dönüştürür ve başka bir gerçeklik olarak yeniden sunar. Artık, karşımızdaki kostümle kendini yeni bir figüre dönüştürmüş Hülya Koçyiğit’in fotoğrafıdır. Başka bir deyişle fotoğraf Ana Maria olarak Hülya Koçyiğit’i temsil eder.

Oyuncu olarak Hülya Koçyiğit’in perdede görünen bedeni ise başlı başına bir temsildir. Kadına dair göndermelerin, inançların, rollerin, kişiliklerin, duyguların temsili… Öte yandan sadece Hülya Koçyiğit, aynı zamanda Türk sinemasının temsilidir. İlk kez sınırların ötesinde başarı kazanan yerel sinemanın temsilidir. Son noktada Hülya Koçyiğit, Hülya Koçyiğit’in temsilidir. Her yeni bakışta, her farklı zihinde yeniden tanımlanan Hülya Koçyiğit’in temsili.

İkon aslına en çok benzeyendir. Bir ressam olarak Dali kendini yeniden tanımlıyarak, bir oyuncu olarak Hülya Koçyiğit ise insanı yeniden tanımlayarak hafızalarımızda ikonik figürler olarak yer alırlar.

İkon, aynı zamanda toplumsal hafızanın, kültürün ürünüdür. Ve öyle olmak için fazladan herhangi bir şey yapması gerekmez, sadece öyledir.

bubi- nussbaum_cv     bubi- nussbaum_cv 1

Felix Nussbaum: Benim Adım Yahudi
Didem Elif

Hava karanlık. Döşekler her geceki gibi rahatsız. Uyku bir çocukluk anısı. Gözlerim kapansa, burnum açılıyor. Ağzım açılsa, dilim kuruyor. Konuşamıyor tahta çarşaflar. Defterimle yatıyor, kalemimle uyanıyorum. Etrafta çocuklar var, büyüsünler diye. Uzaktan izliyorum çocukları. Ağlaşıyorlar dertli dertli. Onların benden soğuk kemikleri.

Dört bir yandan ayak sesleri geliyor. Kulaklarım sesten uyuşmuş, kalbim sessiz ve derinden atmakta. Soğukmuş, sıcakmış önemli değil. Rüzgara uyum sağlamaya çalışıyorum düzenli düzensiz. Yalnızım, sanıyorlar; tek başınayım bu sokaklarda. Kafama zorla soktukları insanları unuttular mı? Tanımadığım, sevmediğim, istemediğim halde susturamadığım demirbaşlarım onlar. Bir ses, bir nefes olarak kaldılar içimde. Kanım aktıkça damarlarımda var oldular. Bileklerimi kessem benden çok onların kanı akardı. Ben gittim, geldiler. Her adımda benimle birlikte yürüdüler. Giderek çoğaldılar. Yetmedi, büyüdüler. Tuvale gerdim. Uyandılar. Fırçaya bandım. Utandılar. Renk verdim. Usandılar. Affettim. Sarıldılar. Yine de kurtulamadım onlardan. Nerede olsam, hep yanı başımda: sırtımın gerisinde, önüme vuran gölgemde, saatimin kayışında, paltomun yakasında… Böyle olacağını bilseydi kuşlar, cıvıldayamazdı tepemde özgürce. Duysaydı çığlığımı balıklar, yüzemezdi rahatça derinlerde. Anlasaydı acımı ağaçlar, yeşermezdi baharda gönlünce. Kuşların bilmediği, balıkların duymadığı, ağaçların anlamadığı iyi oldu. Karanlık saklarken gerçeği, ben de sustum böylece. Yoksa kuşlar da, balıklar da, ağaçlar da; şimdi benimle birlikte suçlu olurdu.

Ben bir Yahudi’yim. Nazi döneminde yaşayan genç bir Yahudi. Üstelik o günden beri yelkovanla akrep bir daha üst üste gelmedi. Hala suçluyorlar beni. Oysa insan olmayı ben istemedim ki. Yoksa ben de bilirdim kuş olup uçmayı, balık olup yüzmeyi. Ben de bilirdim ağaç olup her mevsim yenilenmeyi. Uçamıyorum, yüzemiyorum, yenilenemiyorum diye; korkuyorum, sanıyorlar; kaçıyorum köşe bucak ve yalnız başınayım kavgamda. Bilmiyorlar ki, bir tek kendimden korkmuyorum. En çok kendimleyken kalabalığım. Yoksa bir insan olarak tutunacak neyim kalır bu hayatta?

 

edip akbayram     edip akbayram1

Grandwoods: American Family
Barış Yıldırım

İnce ince bir toz yağar bekleyişin üstüne, gide gide tükenmeyen yollardan.

Onlar eder biz buluruz, aşksızların hükümdar olduğu dünyada.

Hadi de doğrulalım Iowa’nın tozuna…

Sanat yaşamın aynası değil parodisidir. Çünkü insanlar, evler ve keder resme konulamazlar, resme konu olurlar olsa olsa.

İnsanı yeniden yaratmak ilahiyatın ve gen mühendisliğinin alanına girer, sanatın değil. Evlerle mimar ve müteahhit ilgilenir, kederle psikiyatr ve meyhaneci.

Sanatın işi yaşamın şarkısına karşı kendi şarkısını koymaktır. Yaşamla dalgasını geçer o, kimi zaman zerrece gülümsemeden.

Hangi yaşam parodicisi şikayet eder parodilerinin parodilenmesinden?

Ama Iowa’da bir kır evinin karşısına kız kardeşini ve dişçisini monte ederek mütevazı bir ödül kazanan ressam, belki eserinin bir gün bir Amerikan kültü haline geleceğini düşleyebilirdi; ama dişlerin ustası olacakken seslerin ustası olmuş şarklı bir şarkı ressamının ve onun, taşların ve boyaların şarkıcısı karısının ölümünden 70 yıl sonra kendi resminden ona el sallayacaklarını düşleyemezdi; değil ki tahmin etsin.

Parodi bu yüzden güzel: ele avuca sığmayan bir çocuk, namlusunun ne tarafa baktığını bilmediğimiz bir silah, hangi makamdan gireceğini bilmediğimiz bir şarkı olduğu için.